21 Eyl'de yayınlandı

Bir insana ne kadar üzüldüğümüz, ona ne kadar doğru davrandığımızın kanıtı değil. Bana kalırsa empatiye elimizdeki gerçek gücünden çok daha fazla kredi veriyoruz.
Bunun nedenini bulmak kolay, hiç gizli de değil. Empati istemek hiçbir zaman yanlış bir talep gibi durmuyor. "Kendini onun yerine koy" cümlesine kimse hayır diyemiyor, iş ilanlarında "empatik iletişim" bir yetkinlik olarak geçiyor, self-help kitaplarının yarısı "önce anla, sonra konuş" diye başlıyor, bir arkadaşının acısını paylaşınca kendini iyi bir insan gibi hissediyorsun, hem veren hem alan tarafta böyle. Bir şeyin tavanı hiç sorgulanmıyorsa, o şey zamanla sınırsız iyi sanılıyor. Empatiye de bu payeyi verdik, sorgusuz, itiraz eden de pek çıkmadı.
Karşı taraf boş konuşmuyor burada, üstelik hiç zayıf değil. Empati olmasa yabancının acısını hiç göremezdik, savaş haberindeki rakamı sadece bir rakam olarak okur geçerdik. İnsan, bir başkasının yerine kendini koyabildiği için hastane kurdu, deprem sonrası bilmediği bir kente yardım gönderdi, hiç tanımadığı birine kan verdi. Bir anne, bebeğinin neden ağladığını tahmin edebildiği için onu susturabiliyor, orada da işleyen şey aynı mekanizma. Bağış kampanyalarının çoğu bunun üstüne kurulu zaten: bir yüz, bir isim, bir hikaye görünce insan cüzdanını açıyor, sadece bir rakam görünce açmıyor. Bu bir manipülasyon değil, insanın çalışma şekli böyle. Ve tam bu şekilde çalıştığı için hâlâ birbirimize bakıyoruz, savaşta bile bazen.
Test edince çöküyor ama, tam da burada. Empati bir projektöre benziyor, aynı anda tek bir noktayı aydınlatıyor, gerisini karanlıkta bırakıyor. Yale'de psikoloji dersleri veren Paul Bloom, 2016'da yayımladığı Against Empathy adlı kitabında tam bunu yazıyor: empati sayı saymayı bilmiyor, üç kişiye duyduğun şey üç bin kişiye duyman gerekeni büyütmüyor, tersine küçültüyor. Işığın altındaki tek yüze bakarken karanlıktaki kalabalığı unutuyorsun, unuttuğunun farkında bile olmuyorsun. Bir de yakınlık meselesi var. Kendine benzeyene, önünde ağlayana, tanıdığına daha çok üzülüyorsun. Bu yüzden bir taşkın haberi, tanıdığın bir yerde olduğunda çok daha fazla ilgi görüyor, büyüklüğü aynı olsa bile uzak ve yabancı bir yerde olduğunda görmüyor. Aynı kentte olan bir trafik kazası haberini okuyup üzülüyorsun, aynı gün başka bir kentte olan, aynı büyüklükte bir kaza haberini kaydırıp geçiyorsun. Bir yöneticinin toplantıda kimi haklı bulduğu da çoğu zaman kimin en yüksek sesle ağladığıyla ilgili oluyor, kimin gerçekten haksızlığa uğradığıyla değil. İkisi aynı kişi olabilir tabii, ama olmak zorunda değil, ve olmadığında kimse fark etmiyor bunu.
On dört yıl ajansta çalıştım, bunu orada da gördüm defalarca, hiç değişmeden. Bir bağış kampanyası brief'ine gelen not hep aynıydı: sayıyı küçült, yüzü büyüt. Yüz bin çocuk yerine bir çocuğun adı, istatistik yerine tek bir cümle. Doğru bir taktikti bu, işe yarıyordu, ben de yazdım o cümleleri, utanmadan. Ama aynı süreçte şunu da öğrendim: hangi acının görüneceğine kampanya kararı veriyordu, acının büyüklüğü değil. Kamera hangi yüze döndüyse orası "en acil" oluyordu o toplantıda, başka bir yüz seçilse başka bir şey acil olacaktı, acının kendisi değişmeden.
Aynı şeyi geçen yıl bir arkadaş grubunda da gördüm, iş yerinde değil bu kez. Beşimiz aynı haksızlığa uğramıştık, bir akşam oturup konuyu konuştuk. İkisi anlatırken ağladı, üçü sakin anlattı, ben de sakin anlatanlardan biriydim. Grup toplanıp konuyu tartışırken ağlayan ikisinin tarafı hemen tutuldu, sakin anlatanlara "onlar zaten pek etkilenmemiş" gibi davranıldı, bu hiç söylenmedi ama öyle hissettirildi. Oysa haftalar sonra öğrendik, en çok zarar gören sakin anlatanlardan biriydi, sadece göstermemişti, göstermek onun tarzı değildi. Duygusu görünen kazandı burada, kaybı büyük olan değil.
Emin değilim ama bunun adaletle bir ilgisi yok gibi geliyor bana.
Geçen hafta kırk yedi kitaptan üçünü hatırladığımı yazmıştım, sayının deneyimin kanıtı olmadığını söylemiştim orada. Burada da benzer bir çarpıklık var, sadece ters yönden çalışıyor. Orada az bilgiyle çok saymaya çalışıyorduk. Burada az bilgiyle çok karar veriyoruz.
Tamam da, buradan "empatiyi kapat, hesapla" sonucuna atlamak kolaycılık olur, tam da Bloom'a yapılan en ciddi eleştiri de bu. "Rasyonel şefkat" güzel bir laf ama bazen sadece ilgisizliğin daha havalı bir adı oluyor, mesafe koyduğunu söyleyip hiç bakmayan biri de var, gerçekten hesaplı düşünen biri de var, ikisi dışarıdan aynı görünüyor. Ben bu ayrımı nasıl yapacağımı hâlâ bilmiyorum, açıkçası.
Benim açığım da tam burada, madem laf oraya geldi. Bunları yazdıktan sonra da hâlâ önümde ağlayan birine, hiç görmediğim yüz binlerce kişiden çok daha çabuk yardım ediyorum. Mesafeli, hesaplı bir şefkat kuracağım derken ilgisizliğe çok yakın bir yere savruluyorum bazen. Mesafe koymak kolay, gerçekten adil olmak zor. Bloom haklı olabilir, yanılıyor da olabilirim bu konuda. Ama ben de o projektörün ışığından henüz çıkamadım.
Bunu bilmek bile çoğu zaman bir şeyi değiştirmiyor.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
İLGİLİ YAZILAR
Herkes Yazar Olabilir Derken Neyi KastediyoruzEmre Sarıkaya · 22 Eyl
Resmî Yazı Neden Böyle YazılıyorCansu Ergin · 21 Eyl
Hayalini Kovala, Riski Herkes Aynı ÖdemiyorEmre Sarıkaya · 21 Eyl
Savaş Yıllarında Ekmek Karnesi Nasıl İşliyorduTarık Esen · 20 Eyl
Bir Şeyi Anlamakla Ezberlemek Arasındaki FarkMahir Çelik · 20 Eyl