20 Eyl'de yayınlandı

Geçen hafta eski çalışma defterlerimi karıştırıyordum. Emekliliğin ilk yılında kutuya koyup kaldırmıştım, üç yıl sonra ilk kez tekrar açtım. İçlerinde otuz yılın formülleri var: kompanzasyon hesapları, kısa devre akımları, gerilim düşümü tabloları, trafo kayıp hesapları. Sayfaları çevirirken bir şey fark ettim. Bu formüllerin neredeyse hepsini doğru kullanmışım, ciddi bir hatanın izine rastlamadım. Ama kaçının "neden öyle çalıştığını", şu an kağıt önümde, gerçekten açıklayabilirim diye kendime sordum.
Cevap beklediğimden az çıktı.
Bunu daha önce de görmüş olmalıydım aslında. Yıllar önce, yeni işe başlayan bir mühendis bana neden kompanzasyon yaptığımızı sormuştu. Ben de her zamanki cevabı verdim: reaktif güç çekiyoruz, şebeke bunun için para kesiyor, kondansatör koyup düzeltiyoruz. Doğru bir cevaptı, elli defa vermiştim. Ama o, "tamam da reaktif güç neden var, akım gerilimle neden aynı fazda gitmiyor" diye sorunca durdum. Elimde formül vardı, sonucu hep tutmuştu, ama soruyu bir kat daha derine indirince orada bir şey yoktu. Konuyu değiştirdim o gün, sustum. Otuz yılda kaç kere böyle konuyu değiştirdiğimi şimdi merak ediyorum.
Emekli olunca, üstüme vazife kalmayınca, bu soruyu daha düzgün kurmaya çalıştım. Bir formülü kullanabilmekle onu anlamak arasında gerçekten bir fark var mı, varsa nerede başlıyor? Şöyle kuralım, mühendislik alışkanlığıyla sıraya koyayım:
Kendi kariyerimi bu beş maddeye koyunca gördüm ki üçe kadar rahat geliyorum. Otuz yılda üçüncü maddeyi de büyük ölçüde öğrenmişim, hangi formülün nerede çöktüğünü bilirim, arıza yerini formülden önce sezerim bazen. Ama dört ve beşte zorlanıyorum. Formül elimden alınsa, kompanzasyon hesabını sıfırdan, kendi kafamdan kurabilir miydim? Emin değilim.
Üçüncü maddeye nasıl geldiğimi hatırlıyorum, tek seferde olmadı üstelik. Reaktif gücü kondansatörle düzelttiğimiz bir hatta, şebekede belli bir bozulma varsa, aynı kondansatör işi düzeltmek yerine daha da kötüleştirebiliyor. Bunu kitaptan değil, sahada, bir arızayla öğrendim. Formül aynıydı, koşul değişmişti, formül de o koşulu görmüyordu zaten, görmesi de beklenmiyordu ondan. O günden sonra formülü kullanmadan önce koşula bakmayı öğrendim. Ama bu bile, formülün neden çalıştığını bilmek değildi. Sadece formülün nerede susacağını öğrenmiştim, kendisini değil.
Burada takıldım aslında. Çünkü üçüncü maddeye kadar gelen biri, dışarıdan bakınca, beşinci maddeye ulaşmış biriyle aynı görünüyor. Sonuç doğru, iş yürüyor, trafo yanmıyor. Otuz yıl boyunca beni izleyen kimse, formülü anlayıp anlamadığımı sonuçtan çıkaramazdı. Belki ben de çıkaramadım. Anlamak dediğim şey, belki de sonuçla hiç ölçülemeyen, kişinin kendi içinde bilip bilmediğini bildiği bir şey. Bu beni rahatsız etti, çünkü mühendislikte hep dışarıdan ölçülebilen şeye güvenmeyi öğrenmiştim, içeride olup bitene değil.
Bir tanım denedim: belki anlamak, formülü unutsam bile onu yeniden türetebilmek demektir. Ama bu da tutmadı, çünkü türetmenin adımlarını da bir yerden ezberlemiş olabilirim, o da başka bir ezber katmanından ibaret olabilir. Ne kadar geriye gidersem gideyim, bir yerde "bunu böyle öğrendim, böyle kabul ettim" diyen bir katman buluyordum. Belki herkeste öyledir, belki hiç kimse en dibe kadar inemiyor. Ama benim durumumda bu dip, otuz yıllık alışkanlık yüzünden, normalden de sığ kalmış olabilir diye düşündüm.
Başka bir tanım daha denedim: anlamak, başkasına öğretebilmek demektir belki, derler ya, en iyi öğrenme yöntemi anlatmakmış diye. Bunu da zihnimde sınadım. O yeni mühendise kompanzasyonu defalarca anlatmıştım, üstelik iyi anlatırdım, kimse şikayet etmezdi. Ama anlattığım şey de "böyle yap, bu sonucu alırsın" düzeyinde kalıyordu sonunda. Meğer anlatmak da bir tür ezberi başka kelimelerle tekrar etmekmiş, illa anlamak olmayabiliyormuş. Bu ikinci tanım da elimde patladı.
Bu ay okuduğum bir kitapta buna yakın bir düşünce deneyiyle karşılaştım. Felsefeciler bu tartışmayı elli yıldır sürdürüyor galiba, ben yeni öğrendim, yanılıyor olabilirim. John Searle diye bir filozof, 1980'de yayımladığı "Minds, Brains, and Programs" başlıklı bir makalede şunu öne sürüyor: kapalı bir odadasınız, Çince bilmiyorsunuz, ama elinizde kalın bir kural kitabı var. Dışarıdan size Çince karakterler geliyor, siz kitaba bakıp hangi karakterin ardından hangisini yazmanız gerektiğini buluyorsunuz, cevabı dışarı veriyorsunuz. Kuralları yeterince iyi uygularsanız, dışarıdaki kişi sizinle gerçekten Çince konuştuğunu sanır. Ama siz Çince bilmiyorsunuz, sadece sembolleri doğru sırada değiştiriyorsunuz. Searle bu deneyi, o dönem "yeterince iyi programlanmış bir bilgisayar gerçekten anlar" diyenlere karşı kurmuş: doğru çıktı üretmekle bir şeyi gerçekten anlamak aynı şey değil, demeye getiriyor. Odadaki adam sınavdan geçer, dışarıdakini kandırır, ama içeride hâlâ hiçbir şey bilmiyordur.
Geçenlerde büyük dil modellerinin neden bazen inandırıcı ama yanlış cümleler kurduğunu anlatan bir yazı okudum, tam bu tartışmanın izinden gidiyordu. Beni asıl çarpan şuydu: Searle'ün odadaki adamıyla benim otuz yıl önce elimdeki formülle yaptığım iş arasında gerçekten ne kadar fark var? Ben de bir tür kural kitabına bakıp doğru sırayla işlem yapan biri miydim, sadece kitap kağıt üzerinde değil kafamın içinde olduğu için mi farklı sanıyordum bunu?
Hâlâ çözemediğim şu. Searle'ün deneyinde, odadaki adamın Çince bilmediğini biz dışarıdan biliyoruz, çünkü deneyi biz kurduk, kuralları da biz yazdık. Ama benim formülüm için böyle bir dışarısı yok. Otuz yıl boyunca yaptığım işten hiçbir hata çıkmadıysa, o işi anlamış mıydım anlamamış mıydım, bunu artık kimse bana söyleyemez, ben de kendime söyleyemiyorum. Belki soru yanlış kuruluyor, belki anlamak diye ayrı bir şey yok, sadece değişik derinlikte doğru yapabilmek var, ve ben beşinci maddeye ulaşmadım diye kendimi boş yere eksik hissediyorum. Ama içimde bir yer buna inanmıyor. Formülü kullanırken hissettiğim rahatlıkla, onun neden çalıştığını görüp kullanırken hissedeceğim rahatlık aynı şey olamaz gibi geliyor bana. Ne yazık ki bu "gibi geliyor"un ötesine şimdilik geçemiyorum.
Belki bir sonraki defterde bir şey bulurum. Belki hiç bulamam.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
İLGİLİ YAZILAR