22 Eyl'de yayınlandı

Ofise iki ay önce biri başladı. Otuz iki yaşında, Ankara'dan gelmiş, İstanbul'da yeni. İlk hafta öğle arasında yanıma oturdu, çorbasını içerken sordu.
"Sen buraya nasıl arkadaş edindin?"
Ben de bilmiyorum dedim, gerçekten bilmiyordum. Kafamda hızlıca gezindim, on bir yıllık bir listeyi taradım. Elimdeki bütün arkadaşlar üniversiteden çıkıyor ya da İzmir'den. İstanbul'da, yetişkin bir insan olarak, sıfırdan tanışıp hâlâ görüştüğüm kaç kişi var diye saydım. İki. İkisi de eski bir işten, ikisi de şu an başka şehirde yaşıyor.
On bir yıl oldu bu şehirde. İki kişi az geldi bana da, söylerken.
Tanıdığım kalabalık aslında. Komşular, sabah aynı simitçiye uğrayan adam, ofisteki otuz kişi, spor salonundaki kadın. Hepsiyle selamım var, bazılarıyla iki üç cümlelik sohbetim de var. Ama tanıdık ile arkadaş arasında bir eşik var ve otuz beşten sonra o eşiği geçmek daha zor, sanki eşik büyümüş de biz büyümemişiz.
Okulda arkadaşlık kendiliğinden oluyordu, hatırlıyorum. Aynı sınıf, aynı sıra, dokuz ay boyunca aynı otuz kişi. Konuşmasan bile tanıyordun, tanımasan bile bir şekilde biriyle aynı durakta beraber bekliyordun. Tekrar vardı, mecburi tekrar. Kimse plan yapmıyordu, mekan yapıyordu planı senin adına.
Şimdi öyle bir mekan yok. İş değişiyor, ev değişiyor, mahalle değişiyor. Ben on bir yılda dört kere taşındım, hep kiracı olarak. Sabit kalan tek şey ben oluyorum, çevremdeki insanlar sürekli dönüyor.
Geçen kış bir resim atölyesine kaydoldum, tam da bu yüzden. Hafta içi bir akşam, sekiz kişilik küçük bir grup, herkes kendi tuvaline bakıyor. İlk hafta kimseyle iki kelimeden fazla konuşmadım. İkinci hafta yanımdaki kadınla boyalar hakkında bir şey konuştuk, kısa ama gerçek bir konuşmaydı. Üçüncü hafta o gelmedi. Dördüncü hafta ben gitmedim, fırçaları yıkamak bile ayrı bir emekti, itiraf edeyim gitmeme sebebimin yarısı bu.
Bu tür atölyelerin hepsi kendini aynı cümleyle satıyor, "yeni insanlarla tanışma fırsatı." Yalan değil tam olarak, sekiz kişiyle gerçekten aynı odada oluyorsun. Ama aynı odada olmakla tanışmak ayrı şeyler, en azından otuz beşten sonra ayrı. Çocukken aynı oda yetiyordu, kendiliğinden tanışıklığa dönüşüyordu. Şimdi aynı odaya bir de çaba eklemek gerekiyor ve kimse o çabayı ilk kimin başlatacağını bilmiyor. Herkes bekliyor, kurs da bitiyor.
Bunun için tasarlanmış uygulamalar da var şimdi, arkadaşlık amaçlı, indirdim bir ara. İlgi alanı işaretledim, üç kişiyle eşleştim, biriyle iki hafta kadar yazıştık, sonra o da sessizliğe gömüldü. Uygulama hâlâ telefonumda, ara sıra bildirim gönderiyor, açmıyorum.
Yetişkin birine doğrudan "arkadaş olalım mı" demek de çok tuhaf duruyor, denedim demiyorum ama düşündüm. Sanki iş teklifi gibi çıkıyor ağızdan. Kimse böyle bir cümle kurmuyor, bunun yerine ortak bir bahane bekleniyor, bir grup mesajı, bir davet, bir tekrar. Bahane çıkmazsa hiçbir şey de çıkmıyor, iki insan aynı yerde durup birbirine bakmakla kalıyor.
İş arkadaşlığı ayrı bir kategori, onu biliyorum. Sekiz saat aynı yerde olmak insanı yakınlaştırıyor ama o yakınlık genelde işle birlikte bitiyor. Kaç kişiyle "çıkışta bir şeyler içelim" dedik, kişi iş değiştirince o cümle "ara sıra buluşalım"a döndü, sonra hiçbir şeye dönmedi. Kötü niyetli değil bu, biliyorum, sadece mekan ortadan kalkınca bağ da tutunacak bir yer bulamıyor.
Bir de yöneticiyim, bunu da eklemek lazım. Ekipteki biriyle gerçekten yakınlaşsam bile bu ilişki hep işin gölgesinde kalıyor. Terfi konuşması, performans değerlendirmesi, kim hangi projeye girecek, hepsi araya giriyor. Ben çekinmesem de karşı taraf çekiniyor bazen, haklı olarak, çünkü bir gün o değerlendirmeyi yazan ben olacağım. Böyle bir arkadaşlık ihtimali daha başlamadan bir boy küçülüyor, hiç kimse bunu kötü niyetle yapmıyor, öyle şekilleniyor sadece.
Geçen ay bir yazımda var olan arkadaşlarla görüşmenin nasıl bir takvim pazarlığına döndüğünü yazmıştım. O ayrı bir dert. Orada sorun zamandı, elimde kişi vardı, zaman yoktu. Burada tam tersi, boş bir cumartesim çıksa bile o cumartesiye koyacağım yeni bir isim yok.
Yirmilerde bu hiç sorun değildi çünkü her yer bir tanışma mekanizmasıydı. Yurt, kampüs, ilk iş, ilk işin oryantasyonu, hepsi seni bir grup insanla mecburen aynı odaya koyuyordu, sen bir şey yapmadan. Otuz beşte mecburiyet biten şey. Herkes kendi rotasında, kimse kimseyle mecburen aynı odada değil.
Bazı akşamlar metroda karşımda oturan birine bakıp düşünüyorum, bu insanla on yıl önce aynı yurtta kalsaydım şimdi arkadaş olurduk belki. Ama aynı vagondayız sadece, o ineceği durağa iniyor, ben ineceğim durağa.
İşe yeni başlayana hâlâ iyi bir cevap veremedim. Geçen hafta yine sordu, "ilerleme var mı" diye, gülerek sordu ama gerçekten merak ediyordu. Yok dedim. İki, dedim, hâlâ iki.
Resim atölyesinden kadının adını bile hatırlamıyorum artık, ama fırça yıkarken söylediği bir şeyi hatırlıyorum: "Kurs bitince herkes birbirini unutacak." Kurs bitti. Unuttuk.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
İLGİLİ YAZILAR