23 Eyl'de yayınlandı

Evdeki üç yüz küsur kitabın hepsinde bir kenar notu var. Genelde buraya tek bir cümleyle gelirim, tek bir kitaptan. Sabahattin Ali'deki bir cümleyi de öyle ele almıştım. Bu kez elimde tek kitap yok. Geçen hafta bir sebeple raftan art arda altı yedi kitap çektim, hepsinin altı çizili yerlerine sırayla baktım.
Bir şey ilk kez bu kadar net göründü. Çizdiğim yerlerin neredeyse hepsi kısaymış. Uzun, dolambaçlı, virgülle uzayan cümlelerin altını hiç çizmemişim. Çizdiklerim hep üç, dört, beş kelimelik cümlelermiş.
Bu meslek hastalığının bir yan etkisi de var şimdi. Neden çizdiğimi sorguluyorum.
Uzun cümle bana bir şey anlatıyor gibi geliyor. Kısa cümle söylüyor.
Bunu göstermek için raftan yeni bir örnek çekmeme gerek yok, ikisini kendim kurabilirim. Şu iki cümleye bakalım:
Belki herkes böyledir, ben de bazen kendimi başkalarının hayatıyla karşılaştırıp bir eksiklik hissediyorum, ama bunun normal olduğunu düşünmeye çalışıyorum.
Herkes gibiyim. İçimde bir eksik var.
İkisi aynı şeyi söylüyor. Ama ikincisi vuruyor, birincisi vurmuyor.
Sebebi sadece kelime sayısı değil. Türkçede cümlenin yükü sona biner, en çok ağırlığı son kelime taşır. Birinci cümlede o son kelimeye ulaşana kadar okur "belki", "bazen", "ama", "düşünmeye çalışıyorum" gibi altı yedi yumuşatıcıdan geçiyor. Her biri bir tık geri çekiyor, bir tık şüphe koyuyor. Sona gelindiğinde elde tutulması gereken şey çoktan dağılmış oluyor.
İkinci cümlede yumuşatıcı yok. Özne, sonra doğrudan yüklem. Aradaki mesafe kısa olunca yük hiç dağılmadan taşınıyor, tam ağırlığıyla iniyor.
Bir de şu var: kısa cümle hiçbir yere sığınmıyor. "Sanırım", "gibi", "belki" gibi kelimeler cümleye bir çıkış kapısı açıyor, gerektiğinde yazan kişi geri çekilebiliyor. Kısa cümlede o kapı yok. Cümle bir öneri gibi değil, bir hüküm gibi duruyor. Okur da onu öyle okuyor.
Sekiz yıldır günde sekiz saat başkasının cümlesine bakıyorum, bu yüzden biliyorum: çoğu yazar kısa cümleden kaçıyor, bilerek değil, bir tür güvensizlikten. Cümleyi uzatmak, araya bir "aslında" ya da bir "belki de" koymak, bir geri dönüş payı bırakıyor sanki. Düzeltirken çoğu zaman ben tam tersini yapıyorum, o payı kesiyorum. Bazen yazar buna kızıyor, daha yumuşak olsun istiyor. Oysa yumuşak cümle okurun aklında hiç kalmıyor.
Ritim de bir mesele. Bir sayfada üç dört cümle uzun uzun gidiyorsa okurun kulağı o uzunluğa ayarlanıyor, bir sonraki bağlacı bekliyor. Sonra üç kelimelik bir cümle geliyor. Bağlaç gelmiyor, cümle bitiyor. Okur orada bir an duruyor, çünkü beklediği devam gelmedi. Emin değilim ama bence cümlenin vurduğu an tam o durma anı, uzunluğun kendisi değil.
Ama her kısa cümle vurmuyor. "Bir bakarız" da kısa, üç kelime. Vurmuyor, tam tersini yapıyor, konuyu kapatıp sessizce gidiyor. Bunu bir yazıda okumuştum, orada mesele bir toplantı odasıydı, ama mantık aynı yerde duruyor: kısalık kendi başına bir şey değil, cümlenin içinde bir karar olup olmaması mesele. "Herkes gibiyim" cümlesinde bir hüküm var, ben veriyorum onu. "Bir bakarız"da hüküm yok, tam tersine bir kaçış var. İkisi de kısa, ikisi apayrı iş görüyor.
Bunu kendi hayatımda da birkaç gün önce yaşadım. Bir arkadaşım bana uzun bir mesaj yazmıştı, neden üzgün olduğunu üç paragrafta anlatmış, her cümlesine bir "sanırım" eklemişti. Cevap yazarken önce ben de öyle uzun bir şey yazdım, sonra sildim. Tek satır bıraktım: "Anlıyorum. Yanındayım." Arkadaşım sonra beni asıl o iki cümlenin düşündürdüğünü söyledi, üç paragraf değil.
Kısa cümle kuruyor demek değil bu. Bazı şeyler kısa cümleyle hiç söylenemiyor, uzunluk meselenin kendisinden geliyor. Ama bir şeyi gerçekten vurmak istiyorsan, kelimeyi azaltmak yetmiyor, son kelimeye giden yolu kısaltman gerekiyor.
Herkes gibiyim. İçimde bir eksik var.
Bu iki cümleyi şimdi bir daha okuyorum, ilk seferkinden daha ağır geliyor.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
İLGİLİ YAZILAR