19 Eyl'de yayınlandı

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha mâliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku, anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?"
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna (ilk baskı: Remzi Kitabevi, 1943)
Bu cümlenin altını iki yıl önce, bir Kasım akşamı çizdim. O gün elimdeki kitabın son taslağını yayınevine göndermiştim, masada kendi kitaplığımdan aldığım, sırtı çoktan sararmış bir Kürk Mantolu Madonna duruyordu. Kenarına o zaman ne yazdığım hâlâ okunuyor: "yargılamayı bırak."
O taslakta bir yazarın bir kahramanı hakkında tek cümlede karar verdiği bir sahne vardı, ben de dört saat boyunca o cümleyi düzeltmeye çalışmıştım. Sonra elime bu kitabı aldım, aynı meseleyi çok daha az kelimeyle görünce notu öyle düşmüşüm.
Kitabı geçen ay yine elime aldım. O nota baktım, cümleyi hiç okumamış biri yazmış gibi geldi.
Cümle aslında iki parça. Araya ünlem ve üç nokta girmiş, ama tek bir hamlenin iki adımı. Birincisi bir önerme: en sıradan insan bile karmaşık bir ruha sahip. İkincisi bir soru, o önermeden çıkması gereken soru: öyleyse neden bir insanı anlamakla onun hakkında hüküm vermeyi aynı kefeye koyuyoruz?
O ünlemden sonraki üç nokta da tesadüf değil. Ünlem cümleyi bitiriyor, üç nokta bitirmiyor, ikisi yan yana durunca cümle hem kapanıyor hem kapanmıyor. Soru tam o boşluktan çıkıyor.
Burada durdum, çünkü "anlaşılması" ile "hakkında hüküm verilmesi" cümlede yan yana. İkisi de aynı sıfata bağlanmış: "en kolay şeylerden biri." Sabahattin Ali bu iki fiili ayırmıyor, birbirine yaslıyor, sanki ikisi aynı işlemmiş gibi. İsteseydi araya bir "ama" koyabilirdi, "anlaşılması zor, hakkında hüküm verilmesi kolay" diyebilirdi. Koymuyor. İkisini tek bir nefeste söylüyor, tek bir yargıymış gibi. Metinde tesadüfen yan yana gelen kelime olmaz, hep bir seçim vardır. Bunu meslekten biliyorum, çünkü aynı seçimi günde onlarca kez başkasının cümlesinde görüyorum.
Özne de dikkat çekici. "Zannediyoruz" diyor, "zannediyorlar" değil. Yazar kendini de içine koyuyor, okuru da. Bu tek kelime olmasa cümle bir vaaz olurdu. Oysa itiraf gibi duruyor, üstelik kimseye söylenmemiş bir itiraf.
Cümlenin söylemediği şey de var, asıl mesele orada. Anlamakla hükmetmek arasındaki farkı hiç açmıyor. Bu farkın ne olduğunu, nereden başladığını, nerede bittiğini anlatmıyor. Sadece iki kelimeyi yan yana koyup soruyu bırakıyor, aradaki mesafeyi okura yaptırıyor. Emin değilim ama sanırım Sabahattin Ali de o mesafeyi tarif edemeyeceğini biliyordu, o yüzden soruyu sorup geçiyor.
İki yıl önce o mesafeyi zaten bildiğimi sanmıştım. Cümleyi sadece hızlı yargı üstüne bir uyarı olarak okumuştum, "insanları çabuk yargılama" gibi bir şey. Kenara da öyle yazmıştım.
Şimdi bakıyorum, mesele yargılamak değilmiş. Mesele anlama iddiasıymış. Sekiz senedir başkasının cümlesine bakıyorum, günde sekiz saat. Bir cümleyi ilk okuyuşta "anladım" dediğim an, aslında çoktan bir karar vermiş oluyorum, o cümlenin ne demek istediğine dair. İkinci okuyuşta bazen fark ediyorum ki anlamamışım, sadece çabuk davranmışım. Yavaş okuduğumda başka bir şey çıkıyor ortaya.
Cümle tam bunu söylüyor. "Anlamak" dediğimiz şeyin çoğu zaman hüküm vermenin başka bir adı olduğunu. İkisini birbirinden ayırmak, aralarına bir mesafe koymak gerekiyor, cümle bu mesafeyi bize göstermiyor sadece hatırlatıyor.
İki yıl önce kenara "yargılamayı bırak" yazmışım. Bugün yazsam "anladığını sanma" yazardım. Belki iki yıl sonra üçüncü bir şey yazacağım, bilmiyorum.
Cümleyi bir daha okuyorum.
"...insan dedikleri mahlûku, anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?"
Artık "zannediyoruz" kelimesinde takılıyorum. Orada duruyor, gitmiyor.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
İLGİLİ YAZILAR