21 Eyl'de yayınlandı

"Yazık ki, zavallı masum kardeşim, o gece ölmüştü."
Ömer Seyfettin, "Kaşağı"
Bu cümleyi geçen hafta yeniden okudum, ama ilk kez değil.
"Kaşağı" ortaokulda önümüze konan bir öykü, hemen herkesin önüne konar zaten. O yaşta bu cümleyi çizip çizmediğimi hatırlamıyordum. Ama geçen hafta evdeki eski Ömer Seyfettin cildine dönüp baktım, kenarda kendi el yazım burada duruyordu: "iki virgül, bir kelime." Demek çizmişim. Bu not oradaymış, yıllarca fark etmemişim.
İşe böyle geldi mesele. Yayınevinde bir ilkokul seçkisinin yeni baskısını düzeltiyordum, içinde bu öykü de vardı. Dizgiye giden metinde ikinci virgül düşmüş, cümle "zavallı masum kardeşim o gece ölmüştü" olmuş. Bana sordular, doğrusu hangisi diye. Kitaplıktan kendi nüshamı çektim, kenardaki notu o zaman yeniden gördüm. Emin olmak için elimdeki iki ayrı baskıyı da açtım, ikisinde de virgül aynı yerdeydi. Demek dizgi hatasıydı, benim eski notum değil.
Geçen ayki yazıda bir cümleyi ünlemiyle ve üç noktasıyla sökmüştüm, bu kez mesele virgül.
İki virgülle cümle şöyle duruyor: "Yazık ki, zavallı masum kardeşim, o gece ölmüştü." Virgülsüz ya da tek virgülle kursan, "yazık ki zavallı masum kardeşim o gece ölmüştü" der, akar, tek nefeste biter.
Cümlenin işi tam burada. "Yazık ki" kendi başına bir iç çekiş, virgülle kesiliyor. "Zavallı masum kardeşim" ondan sonra geliyor, o da kendi başına, iki virgülün arasında sıkışmış, öncesine de sonrasına da yaslanmıyor. En ağır kelime, "ölmüştü", en sona bırakılmış.
Bunu rastgele yazmamış, emin olduğum tek şey bu. Virgülsüz cümle tek hamlede biterdi. Virgüllerle konuşan üç kere duruyor, üç kere devam ediyor, ölüm kelimesine varmadan iki kere nefes alıyor.
Bugünün kurallarına bakarsan bu virgüle itiraz edilebilir. "Yazık ki" bugün çoğu düzeltmene göre virgülsüz devam eder, çünkü bağımsız bir öge sayılmaz. Ben de bir öğrenciye bu cümleyi düzeltmesi için verseydim belki ilk virgülü de işaretlerdim. Ama burada işaretlemezdim, çünkü kural her zaman sesin önüne geçmiyor. Bazen ses kurala direniyor, kazanıyor.
Cümlenin söylemediği de var, asıl mesele orada. Öykünün öncesini burada anlatmayacağım, sadece şunu söyleyeyim: bu satırdan önce bir çocuk bir yalanı kardeşine yıkmış, kardeş bu yalanın cezasını çekmiş. Cümle bunların hiçbirini tekrar etmiyor. Ne yalanı anıyor ne cezayı, sadece "ölmüştü" diyor, çırılçıplak. Suçu, geç kalmayı, pişmanlığı tek kelimeye bile sokmuyor, hepsini virgüllerin arasındaki boşluğa gömüyor.
Emin değilim ama sanırım Ömer Seyfettin bu boşluğu doldurmanın imkansız olduğunu biliyordu. Doldursa cümle bir açıklamaya dönerdi. Doldurmuyor, sadece duruyor.
Bende neye denk geldiği basit. Sekiz yıldır başkasının cümlesine bakıyorum, bir virgülün gerekli mi gereksiz mi olduğuna günde belki elli kere karar veriyorum. Ama bu, kaldırılması istenen ilk virgül değildi. Yine de bende bir şey kırdı. Geçen hafta fark ettim, bazı virgülleri gramer için değil, konuşanın nefesi için koyarız. O virgülü kaldırınca cümle "doğru" olur ama duraksamayı kaybeder. Duraksama bazen anlamın kendisi oluyor.
Genç editöre virgülü geri koydurdum. Neden diye o gün tam anlatamadım, sadece "aslı böyle" dedim.
Kitabı kapattım, rafa koymadan önce kenardaki eski notumun altına bir satır daha ekledim, tarih attım.
Cümleyi bir daha okuyorum.
"Yazık ki, zavallı masum kardeşim, o gece ölmüştü."
Artık virgüllerde duruyorum, kelimede değil. İkisi de yerinde duruyor, ikisine de dokunmuyorum.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
İLGİLİ YAZILAR