20 Eyl'de yayınlandı

Kütüphanede on iki yıldır gelen bir adam var. Hep aynı masaya oturuyor, pencere kenarı, kapıya sırtı dönük. Başka masa boşken bile oraya gidiyor, dolu ise ayakta bekliyor, kimseye bir şey demeden. Saat üçe doğru gelir genelde, bazen dört buçuğa sarkar, sabah hiç gelmez.
İlk geldiğinde otuzlarındaydı sanırım. Şimdi tam kaç yaşında bilmiyorum, sormadım hiç. Gazete okuyordu başta, günde üç gazete alırdı raftan, sırayla bitirirdi. Sonra bir dönem dizüstü bilgisayar getirmeye başladı, bu üç dört yıl kadar sürdü, sonra yine gazeteye döndü, bilgisayarı bir daha görmedim. Geçen kış dört ay hiç gelmedi. Ocak ayıydı gitmediği, mart sonunda yine kapıdan girdi, aynı paltoyla, aynı masaya.
O dört ay boyunca merak ettim aslında, itiraf edeyim. Kütüphaneye her geldiğimde masasına bakıyordum önce, alışkanlıktan. Bir ara kendi kendime sordum, taşınmış olabilir mi diye, ya da başka bir yer bulmuş olabilir mi. Sormak isteyeceğim biri yoktu, çünkü onu tanıyan tek kişi bendim galiba. Ben de tanımıyordum ama.
On iki yıl oldu ve adını bilmiyorum.
Bunu geçen hafta fark ettim, ödünç kitap fişini uzatırken. Elim gitti üye kartı bölümüne, isim yazan yere bakmadım bile, çünkü zaten ezbere biliyordum numarasını. Adını değil, üye numarasını ezberlemişim: 4471.
Bir şey daha fark ettim o gün. İlk yıllarda gelirken elinde hep bir şey oluyordu, poşet, termos, bazen yağmur yokken bile şemsiye. Son iki üç yıldır sadece kendisi geliyor. Cebinde ne varsa o kadar. Elleri boş.
Mesai arkadaşım Derya bir keresinde "bu adam hep burada mı yaşıyor" diye sormuştu şakayla. Gülmüştüm o an, sonra düşündüm, gerçekten de haftada beş gün geliyor, okullar tatilde de geliyor. Bayramda kütüphane kapalıyken bir kere kapının önünde gördüm onu, saatine bakıp gitmişti.
Kapanışa on dakika kala hep aynı şeyi yapar. Gazeteyi katlar, iki kere, masanın üstüne bırakır, ben kaldırırım sonra. Sandalyeyi içeri iter, her defasında aynı sesle. Saatine bakmaz bile, sanki içinde bir alarm var.
Kütüphanede böyle epey insan biriktirdim aslında. Salı günleri gelen bir kadın var, yedi yıldır, hep aynı koltukta, hep aynı çeşit defter dolduruyor, sarı kapaklı, çizgili. Ona da adını sormadım. On iki yılda isimsiz kalan çok kişi var, saymadım kaçtır ama az değil.
Ben de aynı şeyi yapıyorum başka bir yerde. Yedi yıldır aynı kuaföre gidiyorum, kadının adını biliyorum, o benim soyadımı bilmiyor. Kendimi tanıtırken "kütüphaneden" diyorum sadece. Yani tek taraflı bir şey değil bu, karşılıklı.
Sabahları işe giderken üç yıldır aynı yerden simit alıyorum. Adamın elini tanırım param uzatırken nasıl aldığından, hangi simidi bana ayırdığını bile bilirim, ama adını bilmiyorum. "Abla" diyor bana o da, ben de bir şey demiyorum, gülümsüyorum sadece. Üç yıl boyunca bu kadar.
Neden sormuyoruz, bilmiyorum. Bazen düşünüyorum, sorsam bir şey bozulur mu diye. On iki yıldır konuşmadan kurulmuş bir şey var aramızda. Belki sormak onu değiştirir. Ya da hiçbir şey değişmez, sadece bir isim öğrenmiş olurum, o kadar.
Geçen hafta konuşmak istedim ilk kez. Kitabı iade ederken "bugün hava çok değişti" dedim. O da "evet" dedi, başka bir şey demedi. Ben de devam etmedim. Belki o da bilmiyordur benim adımı, bunu şimdiye kadar hiç düşünmemiştim.
Bir keresinde raftaki bir kitabı ararken ona sormak zorunda kaldım, hangi rafta olduğunu, çünkü orayı artık benden iyi biliyordu. Konuştuk o gün, iki üç cümle, kitap hakkında, yazarın başka kitapları var mıymış diye. Sesi bende hiç kalmamış, şimdi hatırlamaya çalışıyorum ve çıkmıyor.
Bilmediğim kısım şu. Bu adam için ben neyim. Kütüphaneci mi sadece, yoksa on iki yıldır her hafta gördüğü, kendisi hakkında hiçbir şey bilmediği ama bir şekilde tanıdık gelen biri mi. Sormadım, sormayacağım galiba.
Belki bir gün sorarım adını. Ya da hiç sormam, on iki yıl daha böyle geçer, sonra bir gün masası boş kalır, uzun süre boş kalır, ve anlarım ki artık gelmeyecek, adını hiç öğrenemeden. Bazı şeyler öyle kalıyor işte, ortada, ne yakın ne uzak.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
İLGİLİ YAZILAR