5 Eyl'de yayınlandı

Çoğumuzun hayatında bir noktada "Ben mi yanlış anlıyorum, yoksa bu insan gerçekten çok mu yorucu?" dediği biri olmuştur. Kimi zaman yeni tanıştığımız birinin aniden hayatımızın merkezine geçme çabası, kimi zaman en yakın arkadaşımızın bitmek bilmeyen dramaları ya da partnerimizin o ani buz kesen mesafeleri bizi derin bir sorgulama içine iter. Günlük hayatta hepimiz farklı karakterlerle karşılaşırız; peki ne zaman bir insan "sadece zor" olmaktan çıkar, işin rengi kişilik bozukluğuna evrilir? Aslında bu ince çizgiyi fark edebilmek, hem kendi ruh sağlığımızı korumak hem de çevremizdeki dinamikleri sağlıklı bir süzgecden geçirmek için oldukça kıymetli.
Kişilik bozuklukları, dışarıdan bakıldığında geçici bir ruh hali ya da anlık bir öfke patlaması gibi görünmez. Aksine, kişinin hayat boyu taşıdığı, dünyayı ve insanları algılama biçimini belirleyen oldukça katı kalıplardır. Bizler genellikle sezgilerimizle karşımızdakinin ne hissettiğini anlamaya, olayların altındaki nedenleri çözmeye ve ilişkileri onarmaya çokça meyilliyizdir. Ancak bazen karşımızdaki kişinin değiştiremeyeceğimiz, yıllar içinde kemikleşmiş bir algı dünyası olduğunu kabul etmek zaman alabilir. Kimi insanlar sürekli bir ilgi ve onay arayışındayken, kimileri en ufak bir eleştiride dünyayı başımıza yıkar ya da duygusal olarak tamamen ulaşılmaz olmayı seçer.
İşin en yorucu kısmı ise, bu insanlarla kurduğumuz bağlarda farkında olmadan yıpranmaktır. Çoğu zaman "Ben neyi eksik yapıyorum?", "Biraz daha sabredersem düzelir mi?" diyerek kendi enerjimizden ödün veririz. Oysa bu tarz kalıplara sahip bireylerle ilişki yürütmek, karşılıklı bir diyalogdan ziyade tek taraflı bir yıpranma döner. Psikoloji dünyası bu durumları farklı kategorilere ayırır; kimi gruplar aşırı şüpheci ve kontrolcüyken, kimileri dramatik ve yoğun duygusal dalgalanmalar yaşar. Ancak buradaki en kritik nokta, her tuhaf davranışın ya da geçimsizliğin bir bozukluk olmadığı; asıl belirleyicinin bu durumun kişinin sosyal, iş ve özel hayatını kronik olarak çıkmaza sokması olduğudur.
Günün sonunda, bu dünyada herkesin yükü ve kendi içinde verdiği savaşlar farklı. Kendimizi korumanın ve huzurlu kalmanın en temel yolu, karşımızdaki insanın sergilediği toksik tutumların bizim değerimizle değil, onun kendi iç dünyasının yansıması olduğunu görebilmektir. İlişkilerde sağlıklı sınırlar çizmeyi öğrenmek, kendimize verebileceğimiz en büyük hediyedir. Çünkü bazen en güçlü duruş, bir insanı değiştirmeye çalışmak değil; onun yarattığı o yorucu girdaba kapılmadan kendi merkezinde kalabilmektir.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
YORUMLAR · 0
İlk yorumu sen yaz.
İLGİLİ YAZILAR